Dijital ikiz çağında maarif meselesi

Dijital ikiz kavramı, uzun yıllar boyunca sanayi tesislerinin, üretim bantlarının ve karmaşık mühendislik sistemlerinin birebir sanal kopyalarını üretmek için kullanıldı. Ama bugün artık mesele yalnızca makinelerin değil, insanın, emeğin ve öğrenme süreçlerinin dijital dünyada nasıl konumlandırılacağı sorusuna dayanıyor. Bu yönüyle dijital ikiz, teknik bir yenilikten çok, eğitim felsefesini yeniden düşünmeye zorlayan bir eşik olarak karşımızda duruyor.

Dünyaya bakıldığında dijital ikiz teknolojisinin eğitimle ilişkisi parçalı ve sınırlı örnekler üzerinden ilerliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu teknoloji daha çok üniversitelerde, mühendislik ve üretim sistemleri alanında, araştırma ve simülasyon amaçlı kullanılıyor. Öğrenci, karmaşık bir üretim hattını sanal ortamda tanıyor, hata yapıyor, senaryo kuruyor ama bu süreç eğitim sisteminin tamamını kuşatan bir devlet politikası haline dönüşmüyor. Avrupa’da ise dijital ikiz daha ziyade kampüs yönetimi, enerji verimliliği ve altyapı planlaması için devreye giriyor. Eğitim içeriğinden çok, eğitim mekânlarının sürdürülebilirliği merkeze alınıyor. Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya ülkelerinde ise dijital ikiz uygulamaları mesleki ve teknik alanlarda pilot projeler şeklinde yürütülüyor; hedef, sanayiye hızlı uyum sağlayacak nitelikli iş gücü üretmek.

Bu tablo içinde Türkiye’nin attığı adım, ölçeği ve niyeti bakımından ayrışıyor. Dijital İkiz Dönüşüm Projesi, üniversiteyle sınırlı bir teknoloji denemesi değil; mesleki ve teknik ortaöğretimi doğrudan kapsayan, devlet eliyle planlanan ve yaygınlaştırılması hedeflenen bir politika olarak kurgulanıyor. Bu yönüyle proje, dijital ikizi sadece “Öğretim aracı” olarak değil, maarif anlayışının yeni bir bileşeni olarak ele alıyor.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in açıklamaları bu noktada belirleyici bir çerçeve sunuyor. Bilgiye erişimin hızlandığı, verinin ekonomik ve siyasal bir güç haline geldiği bir çağda, bilginin hakikat, hikmet ve ahlakla bağını korumanın zorlaştığını vurgulayan Tekin, gençlerin “Ben kimim, neye emek veriyorum, bu emek aileme, ülkeme ve insanlığa ne üretiyor?” sorularına tutarlı cevaplar verebilmesini merkeze alıyor. Bu vurgu, dijital dönüşümü salt teknik bir ilerleme olarak değil, insanı merkeze alan bir zihni çaba olarak okuma imkânı sunuyor.

Türkiye’de dijital ikizin devlet politikası haline getirilmesi, doğru işletildiği takdirde üç önemli katkı üretebilir. Birincisi, mesleki eğitimin kronik sorunlarından biri olan uygulama eksikliğini azaltma potansiyeli taşır. Fiziksel imkânları sınırlı okullar, sanal ortamda gerçek sistemlerle çalışabilir. Bu durum eğitimde fırsat eşitliğine gerçekçi bir katkı sunar. İkincisi, sanayi ile eğitim arasındaki kopukluk giderilebilir. Öğrenci, mezun olmadan önce üretim süreçlerinin mantığını, risklerini ve sorumluluğunu kavrayabilir. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, emek kavramı yeniden anlamlandırılabilir. Dijital ikiz, öğrenciyi yalnızca bir operatöre dönüştürmek yerine, yaptığı işin sonuçlarını görmeye, hatasının bedelini anlamaya ve ürettiği değeri fark etmeye imkân tanır.

Ancak burada durulması gereken kritik bir eşik vardır. Dijital ikiz, eğer yalnızca verimlilik, hız ve performans ölçümü aracı olarak kurgulanırsa, insanı merkeze alan maarif iddiası hızla aşınır. Öğrenci, ölçülen ve optimize edilen bir veri nesnesine dönüşür. Bu yüzden bakanın sıkça vurguladığı ahlak, merhamet ve adalet ölçülerinin müfredata, öğretmen pratiğine ve değerlendirme sistemlerine nasıl yansıtılacağı belirleyici olacaktır.

Dünya örnekleri gösteriyor ki teknoloji tek başına dönüştürücü değildir. Dönüştürücü olan, teknolojinin hangi insan tasavvuruna hizmet ettiğidir. Türkiye’nin Dijital İkiz Dönüşüm Projesi, eğer kimlik, emek ve sorumluluk sorularını canlı tutabilirse, taklit eden değil, yol açan bir modele dönüşebilir. Aksi halde küresel eğilimlerin gecikmiş bir kopyası olmaktan öteye geçemez.

Bugün mesele dijital ikizin varlığı değil; bu ikizin hangi insanı çoğalttığıdır. Maarif meselesi tam da burada başlar.

YORUM EKLE