Bir ülkede tarikatlar, cemaatler ve kapalı yapılar mantar gibi çoğalıyorsa, ortada masum bir “maneviyat uyanışı” yoktur.
Ortada düpedüz bir otorite boşluğu vardır.
Büyüyen inanç değil; küçülen devlettir.
Devlet güçlü olduğunda vatandaş yolunu devlette bulur.
Hakkını devlette arar, işini devlette çözer, güvenliğini devlette hisseder.
Devlet varsa aracıya gerek yoktur.
Ama devlet geri çekildiğinde düzen değişir.
İnsanlar yalnız kalır.
Yalnız kalan insan, tutunacak bir yapı arar.
İşte o boşlukta tarikatlar, cemaatler ve illegal yapılar sahneye çıkar.
Bu büyüme öyle anlatıldığı gibi “ruhani bir yükseliş” değildir.
Bu, devletin çekildiği alanların işgal edilmesidir.
Devletin gidemediği yere onlar gider.
Devletin kuramadığı bağı onlar kurar.
Devletin çözemediğini onlar çözer gibi görünür.
Ve sonra…
Sadece dini yapı olmaktan çıkarlar.
Ekonomiye girerler.
Kadrolaşırlar.
Bürokrasiye sızarlar.
Siyaseti etkilerler.
En sonunda da kendi düzenlerini kurarlar.
Tarih bunun örnekleriyle doludur:
Zayıf devletlerin gölgesinde büyüyen yapılar, bir süre sonra devlete alternatif olur.
Mesele “tarikatlar var mı yok mu” meselesi değildir.
Mesele, devletin nerede olmadığıdır.
Çünkü devletin olmadığı her yerde birileri “devlet gibi” davranmaya başlar.
Kural nettir:
Devlet geri çekilirse, başkaları ileri gider.
Güçlü devlet; kurallar, kurumlar ve hukuk demektir.
Zayıf devlet; aracılar, ilişkiler ve kapalı kapılar demektir.
Tercih de sonuç da açıktır.
Devlet boşluk kaldırmaz.
Boşluk bırakırsanız, doldurulur.
Ve o boşluğu dolduranlar, bir süre sonra sadece boşluğu değil…
Toplumun hayatını da yönetmeye başlar.
