Modern zamanların en büyük illüzyonu, her yere yetişmek zorunda olduğumuza dair o bitmek bilmeyen fısıltıdır. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başlayan o tanıdık ritim: Alarm çalar, yataktan fırlanır, kahve aceleyle yudumlanır, mailler koştururken okunur, trafikle yarışılır, hedeflere koşulur... Herkes bir yerlere yetişme, bir şeyleri başarma telaşında.
Peki, bunca hızın, bunca nefes nefese kalışın sonunda varacağımız yer neresi? Eskilerin o yalın ama sarsıcı ifadesiyle: Kara toprak.
Hayat, durup dinlenmeden koştuğumuz bir maratona benzetilir. Ancak bu maratonun trajikomik bir tarafı var; bitiş çizgisine ilk varanın ödüllendirilmediği tek yarıştır bu. Tam aksine, bitiş çizgisine ne kadar geç varırsak, o kadar kazançlı sayılırız. Öyleyse neden bu acele? Neden her günü bir sonraki güne köprü yapıp, bugünün güzelliğini çiğneyip geçiyoruz?
Bugün başarıyı "hız" ve "yoğunluk" ile ölçen bir dünyada yaşıyoruz. "Çok meşgulüm" demek, bir statü göstergesi haline geldi. Durup gökyüzüne bakacak vakti olmamakla övünen, çocuğunun büyümesini ekran arkasından izleyen, dostlarıyla kahve içmeyi "zaman kaybı" olarak gören birer modern zaman dervişine dönüştük.
Oysa koştururken kaçırdığımız şey, hayatın ta kendisidir. Yolun kenarındaki çiçekleri, sevdiklerimizin gözlerindeki ışıltıyı, rüzgarın tenimize dokunuşunu fark etmiyoruz bile. Gözümüzü o kadar uzağa, o kadar büyük hedeflere dikmişiz ki, ayağımızın altındaki toprağın sıcaklığını hissedemiyoruz. Ve unuttuğumuz en büyük gerçek şu: Gözümüzü diktiğimiz o zirveler değil, en nihayetinde o bastığımız toprak bizi bağrına basacak.
Kadim bilgelikler her zaman bize yavaşlamayı öğütler. "Yavaşlık" bir tembellik değil, bir farkındalık biçimidir. Çünkü insan ancak yavaşladığında insan olduğunu, nefes aldığını hatırlar. Hırslarımızın, bitmek bilmeyen arzularımızın ve egolarımızın son bulacağı o bir metrekarelik kara toprak, aslında bize her gün en büyük dersi verir: Eşitlik ve Geçicilik.
Zengin de olsanız, fakir de; unvanlarınız dünyayı da sarsa, adınız hiç duyulmamış da olsa, o son durakta hepimiz aynı toprağa karışacağız. Koştur koştur biriktirdiğimiz paralar, ardımızda bıraktığımız o "çok mühim" işler, o son çizgide anlamını yitirecek.
Bu yazı, hayata küsüp bir köşede oturma daveti değil elbette. İnsanın üretemesi, çalışması, hayallerinin peşinden gitmesi değerlidir. Ancak bunu yaparken "yaşamayı" unutmamak gerekir. Hayat bir varış noktası değil, bir yolculuktur. Ve bu yolculuğun kalitesi, ne kadar hızlı gittiğinizle değil, yoldan ne kadar keyif aldığınızla ölçülür.
Bugün kendinize bir iyilik yapın. O amansız koşuyu birkaç dakikalığına da olsa durdurun. Derin bir nefes alın. Sevdiklerinize sarılın, kahvenizin tadını çıkarın, gökyüzüne bakın.
Unutmayın; ne kadar hızlı koşarsanız koşun, menzil değişmeyecek. Mademki son durak kara topraktır; varsın yolculuk telaşsız, anlamlı ve huzurlu olsun.
