Gelenekle Gelecek Arasında Sıkışan Alevilik: Bir Köyün Susturulan Aynası

Geçen kış, 90’lı yaşlarına merdiven dayamış babamın yanına, Elazığ’daki köyümüze gittim. 60 hanelik koca köyde topu topu iki hane kalmışız: Biri biz, diğeri ise özel gereksinimli bireylerin yaşadığı bir başka ev. Sessizliğe gömülmüş bu coğrafyada adımlarken, doğanın ortasına saçılmış kıymık kıymık rakı, bira ve şarap şişeleri çarptı gözüme. İçip içip atmışlar… Ne bir çevre bilinci kalmış ne de doğaya saygı.

Üstelik bu manzarayı bırakanlar sadece bilimsiz, eğitimsiz kişiler de değil. Emekli öğretmenler bile kışın şehir merkezinde evden kahveye, yazın köye gelip kahveden eve yaşayan birer yarı göçmene dönüşmüş durumda. Ulaşımı son derece kolay olan bu topraklarda huzurla yaşamak varken; hayatı sadece içmekten ve oyun oynamaktan ibaret kılan koca bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Tüm bunlar yaşanırken, benim için asıl mesele bambaşka bir yerde düğümleniyor: Gelenek ile gelecek arasındaki bağı koruyabilmek.

Ben bu bağı koparmamaya gayret ettikçe, ne yazık ki köylüler tarafından mesafeyle karşılanıyorum. Çünkü onların kalıplaşmış, sırf içki masalarına meze edilmiş "sözde Kemalist" anlayışına eklemlenmiyorum.

Bir Çanak Mama, Bir Çift Minnettar Göz

Kış Elazığ'da sert geçer. O dondurucu soğukta köye sığınmış, kemikleri sayılan yaşlı bir çoban köpeği ve sahipleri muhtemelen öldüğü için sokağa terk edilmiş onlarca kedi çıktı karşımıza. 90 yaşındaki babamla birlikte çuval çuval mama taşıdık o canlara. Yaşı insan ömrüyle 90’lara dayanmış o çoban köpeğinin gözlerindeki minnet duygusu, anlatılacak gibi değildi.

Bir gün köye uğrayan muhtara, semirip kendine gelen o köpeği göstererek aslında tüm köylüye bir mesaj verdim. Çünkü karşımda acı bir tablo vardı:

  • Bakımsızlıktan kuruyan, budanmayan badem ağaçları,

  • Çevreye rastgele atılmış alkol şişeleri,

  • Sokağa terk edilmiş, bir kap yemeğe muhtaç 25 kedi ve bir köpek,

  • Ve tüm bunlara sırtını dönüp, sadece yazın iskambil oynamayı "köy hayatı" sanan bir topluluk...

Şimdi sormak gerekiyor: Doğasını tahrip eden, bir canlının yaşam hakkına saygı duymayan, köyünü harabeye çeviren bir anlayıştan Alevi olur mu?

Özünden Kopartılan Erdem: Gerçek Alevilik Nedir?

Alevilik; kafa çekip kendince slogan atmak, Atatürk'ün arkasına sığınarak sorumluluktan kaçmak değildir.

90’lı yaşların eşiğinde Seyid Rıza’yı hatırlamadan bu meseleyi konuşamayız. Seyid Rıza, hiçbir zaman geleneğini reddetmedi. O, "Biz Evlad-ı Kerbelayı mathematically/ruhen Hz. Ali’ye yakınız, İslam’a bağlıyız, Hz. Muhammed’in ümmetiyiz" diyerek duruşunu ortaya koydu. Kimseye "Rakı için, İslam'dan çıkın, Ali'siz bir Alevilik icat edin" demedi. Geleneğinizi unutun da geleceğinizi köksüz bir anlayışa emanet edin hiç demedi.

Bugün köyün eğitimsiz ya da eğitimli insanları, zihnen bir ruhsal bunamanın içinde ama farkında değiller. Özünden kopmuş, geçmişiyle bağını sadece şekilciliğe indirgemiş bir anlayışla geleceğe yürünemez.

Alevilik, bir övünç kaynağı veya üstünlük etiketi değil; doğaya, insana, canlıya ve Yaradan'a duyulan derin bir hürmet yoludur. O yolu taşlı bırakanlar, önce kendi vicdanlarının çöplüğünü temizlemelidir.

YORUM EKLE