Tarihin tozlu sayfalarını karıştırırken bazen öyle bağlara rastlarsınız ki coğrafyanın önünüze koyduğu sınırların, akıp giden nehirlerin aslında kalpleri ayırmaya yetmediğini görürsünüz. İşte tam da bu duyguyu hissettiren çok kıymetli bir çalışma geçti elimize: “Türk Yurdu - Tuna'dan Boğaza Yüzyıl: Türk-Macar Kültür Yılı”. Türkiye ile Macaristan’ın o köklü, sarsılmaz dostluğunu satırlara döken bu eser, aslında sadece bir asırlık diplomasiyi değil; Tuna’nın serin sularından İstanbul Boğazı’nın mavi sularına akan ortak bir kaderi anlatıyor.
Kitabın sayfalarını araladığınızda, iki milletin köklerinin Avrasya steplerinde, Hunların, Avarların, Peçeneklerin ortak mirasında kesiştiğine şahit oluyorsunuz. 20. yüzyılın başlarında Budapeşte’de filizlenen Macar Turan Cemiyeti ile bizim Türk Ocağı ve Türk Yurdu dergisi arasında gidip gelen o tarihi mektuplar incelenirken, aslında birbirimizi ne kadar erken keşfettiğimiz fark ediliyor. Biz sadece komşu ya da müttefik değil; sömürgeci güçlerin pençesinde var olma mücadelesi verirken birbirine omuz veren iki kadim dost olarak tasvir ediliyoruz.
Eserde özellikle vurgulanan en önemli dönemeçlerden biri, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz yolun başındayken, 1923 yılında uluslararası alanda ilk dostluk anlaşmalarından birini Macaristan ile imzalamış olması. Bu, alelade bir diplomatik imza değil; iki küllerinden doğan milletin dünyaya karşı "Biz buradayız ve birlikteyiz" haykırışı adeta. Kitap; I. ve II. Dünya Savaşlarının o karanlık, fırtınalı günlerinde bile bu köprünün yıkılmadığını, aksine stratejik bir sığınak olduğunu belgeleriyle ortaya koyuyor.
Tabii ki bu dostluk sadece siyaset masalarında kurulmadı; asıl harç bilimle, sanatla ve edebiyatla karıldı. Dünyanın en köklü Türkoloji kürsülerine ev sahipliği yapan Macaristan’ın yetiştirdiği Ármin Vámbéry ve Ignác Kúnos gibi dehaların mirasını okurken büyük bir hayranlık duyuyorsunuz. Dahası, Atatürk dönemi Türkiye’sinin modernleşme sancıları çektiği yıllarda; tarımdan meteorolojiye, şehircilikten müziğe kadar her alanda yardımımıza koşan Macar bilim insanları da kitapta unutulmamış. Dünyaca ünlü besteci Béla Bartók’un Anadolu’nun ücra köylerinde, elinde fonografla dolaşıp halk müziğimizi derlemesi, kültürel genlerimizin birbirine ne kadar benzediğini bir kez daha hatırlatıyor.
Bugün, Peşte’de esen rüzgârda Gül Baba’nın manevi mirasını, İstanbul’da ise bir Macar mühendisin parmak izlerini görmek tesadüf değil. Türkçeden Macarcaya, Macarcadan Türkçeye çevrilen o ilk şiirler, iki dilin arasındaki o gizli akrabalık, asırlardır süren bir gönül bağının eseri.
Sözün özü; “Tuna’dan Boğaza” çalışması, bir asırlık bir kurumsallaşmanın, ama bin yıllık bir kucaklaşmanın envanterini sunuyor. Bu kitap, geçmişe yakılan bir saygı duruşu olduğu kadar, geleceğe bırakılmış bir dostluk manifestosu niteliğinde. Çünkü biliyoruz ki, Tuna Boğaz’a akmaya devam ettikçe, bu iki milletin kalbi de her zaman aynı ritimle atacaktır.