“Ağlayan mı anlar, yoksa anlayan mı ağlar?”
Bu soru bir edebiyat sorusu değil artık.
Bu, çağın teşhisidir.
Bugün ağlayanlar zayıf değil.
Bugün ağlayanlar, hâlâ anlayabilenlerdir.
Çünkü bu düzen, anlamayı yük sayıyor;
hissetmeyi kusur, susmayı marifet ilan ediyor.
Konuş ey kalbim…
Ama kime?
Kalplerin susturulduğu, vicdanın alay konusu edildiği bir zamanda yaşıyoruz.
Herkes konuşuyor ama kimse duymuyor.
Herkes anlatıyor ama kimse hesap vermiyor.
“Bâki mi şu beden?”
Değil.
Ama insanlar geçici bedenlerini kalıcı sanacak kadar kibirli.
Sevgi bile artık tüketim malzemesi.
Gözyaşı bile stratejik.
“Sevgi kimin için, gözyaşı kime?”
Kimse bu soruyu kendine sormuyor.
Herkes karşısındakinden cevap bekliyor.
Herkes mağdur, kimse sorumlu değil.
Ayrılık bu dünyada zor, evet.
Ama asıl zor olan,
hakikatten ayrılıp hâlâ doğru yerde olduğunu sanmak.
“Yan diyorum içime, sadece sen yan…”
Bu çağda kimse içine yanmak istemiyor.
Herkes başkasını yakarak rahatlıyor.
Çünkü iç yangın yüzleşme ister,
yüzleşme ise cesaret.
“Dayan diyorum gönlüme…”
Bu cümle bir dua değil artık,
bir hayatta kalma refleksi.
Herkes mutlu olsun diye susanların omzunda
bu çağın bütün yükü.
Ve işin en sert yeri burası:
“Aşk dediğin ya Allah’tan gelmeli.”
Ama bugün aşk, Allah’sız pazarlanıyor.
Allah’a varmayan yollar “özgürlük” diye sunuluyor.
Sonra enkazın altından ahlak, merhamet, sadakat aranıyor.
Mevlânâ net konuşuyor:
Ya Allah için olmalı,
ya Allah’a ulaştırmalı.
Ortası yok.
Çünkü ortası, insanı yerle bir eder.
Bu yüzden geceye şunu not düşüyorum:
Bu çağın en büyük yalanı,
her sevginin masum olduğu iddiasıdır.
Masum olmayan sevgi yıkar.
Hesapsız sevgi dağıtır.
Allah’sız sevgi,
önce insanı kendinden eder.
Ve evet…
Bugün anlayanlar ağlıyor.
Çünkü bu çağ,
anlayanlara yer açmıyor.
Nasibi olan alsın.
Diğerleri yine “abartı” der geçer.