Adalet, insanlık tarihinin en eski ve en kutsal arayışlarından biridir. Gözü kapalı, elinde terazi tutan adalet simgesi; zengini fakirden, güçlü olanı haklıdan ayırmaksızın herkese eşit mesafede durmayı vaat eder. Ancak bu simgenin gerçeğe dönüşmesi, her şeyden önce yargı mekanizmasının bağımsızlığına ve tarafsızlığına bağlıdır.
Peki, ya o terazi daha duruşma salonuna bile girilmeden, kapalı kapılar ardında tartılıp biçildiyse?
Düşünün ki; yarın görülecek kritik bir dava var. Taraflar, iddialar ve savunmalar henüz mahkeme huzurunda resmen yarışmamış. Hakikat arayışı açık ve şeffaf bir platformda gerçekleştirilmemiş. Fakat ne hikmetse, bir gün önceden aynı masanın etrafında toplanan hakimler ve belirli avukatlar, adeta bir tiyatro oyununun senaryosunu yazar gibi ertesi gün çıkacak "kararı" müzakere ediyorlar. Ertesi gün geldiğinde ise kürsüye çıkıp o kararı büyük bir tihristik ciddiyetle, sanki o an vicdani kanaatlerine varmış gibi açıklıyorlar.
Bu bir adalet tablosu mu, yoksa adaletin ölüm fermanı mı?
Hukuk devletinin en temel kuralı şudur: Hakim, ne davanın taraflarının ne de onların vekillerinin gizli müttefikidir. Hakim; anayasanın, kanunların ve vicdanının sesini dinlemekle yükümlüdür. Bir hakimin, duruşmadan önce taraflardan biriyle (ya da her ikisiyle) bir araya gelerek karar üzerine pazarlık yapması veya önceden mutabakata varması, sadece usul kurallarının ihlali değildir; bu, doğrudan adalete ihanettir.
Çünkü bu zihniyet, savunma hakkını anlamsızlaştırır, duruşma salonlarını birer kukla tiyatrosuna çevirir ve vatandaşa şu acı mesajı verir: "Senin ne söylediğinin, hangi delili sunduğunun bir önemi yok; biz maçı oynamadan önce zaten skorunu belirledik."
Bu tür gayrimeşru ilişkiler, yargıya olan güveni temellerinden sarsar. Toplumun adalete olan inancı yitirildiğinde ise geriye ne hukuk devleti kalır ne de huzur. Adaletin cübbesi, bu kirli pazarlıkları gizleyecek kadar büyük bir örtü değildir.
Bugün, bu karanlık tablolarla mücadele etmek; sadece hukukçuların değil, adil bir ülkede yaşamak isteyen her vatandaşın ortak sorumluluğudur. Unutulmamalıdır ki, yarın bir gün hepimizin o adalet terazisine yolu düşebilir. O terazinin hileli tartılmasına bugünden sessiz kalmak, yarın kendi hakkımızın un ufak olmasına razı gelmek demektir.
Adaletin maskesi düşerken, vicdanlarımızı uyandırmanın tam vakti değil mi?